18. yüzyılın Akdeniz dünyası ve Avrupa devletler dengesi bir hayli değişmiştir. Avusturya ve Almanya İmparatorluğu dediğimiz bölge bilhassa Türklerin fetih devrimi ve 1683-1699 arasındaki gerilemesinden sonra bugünkü Macaristan’ı, Erdel’i, Slovakya’yı ve Adriyatik’e kadar olan kısmı sınırlarına katmıştır. Buralarda manüfaktürün geliştiğini görürüz. Hollanda, Almanya ve İngiltere’den gelen yatırımcılar, müteşebbisler yeni sanayi ve manüfaktür dalları kurmaktadırlar ve Avusturya Akdeniz ticaretine katılmaktadır. Dahası var, Avusturya veraset yoluyla Toscana Büyük Dükalığı’nı eline geçirmiştir.
Toscana Büyük Dükalığı demek, hepimizin bildiği bütün haşmeti, zerafeti ve inceliğiyle birlikte, Floransa’nın sanatları, dokumaları, müteşebbis sınıfı, tüccarları demektir. Bunların Avusturya tebaası olduğunu tasavvur edelim. İktisadî hayatta en büyük zenginlik nitelikli emektir ve onun daha kapsamlı, kârlı çalışanı da teşebbüs demektir.
Nitekim Avusturya 1727’de korsanlık faaliyetlerini önlemeye yönelik seyrüsefain, yani gemi ticaret ve ulaşım anlaşmalarıyla, ayrıca bir konsolosluklar ağının teşekkülüyle birlikte Garb ocakları diye bilinen Cezayir, Tunus ve bugün Libya dediğimiz Trablusgarb bölgesinde ve Doğu Akdeniz’de ticarete açılmıştır. Yoksa bu anlaşmalara gelinceye kadar, korsanlık devletlerin desteğinde gerçekleştirilen resmî bir faaliyetti. Demek ki 1727’den itibaren Avusturya Akdeniz’in bu bölgesindeki ticarete açılmıştır.
Öte taraftan bugünkü Bulgaristan ve Makedonya taraflarında, yani bütün Tuna mansabında, Eflak beyliğinde de aynı şekilde ticarî bağlarını kurmuştur. Birdenbire Bulgaristan’ın iktisadi hayatı içinde mesela abacılık ya da hammadde dokumacılığı gelişmekte, dericilik gibi dallar inkişaf etmektedir. O kadar ki Bulgar milli tarihçileri 18. yüzyılı belki biraz abartmayla da olsa ülkelerinin Rönesansı diye adlandırmaktadırlar. Hakikaten şehirlerde hayat gelişmektedir. Kırsal alanlarda çiftlikler teşekkül etmektedir. Çok ilginçtir bu çiftliklerin ve bu zenginliğin yarattığı yeni bir siyasî yapılanma ortaya çıkmaktadır.
Mesela Pazvantoğlu, Vidin’de ortaya çıkmıştır. Bu yerel beylerin çoğu eski Osmanlı asker, kapıkulu ve yöneticilerdir. Buralarda eski Türk idaresi mevcuttur. Osmanlı idaresinin sancak beyleri tarafından veya sancak beylerinin, valilerin yanındaki kul sınıfı dediğimiz levent ve yeniçerilerin içinden çıkma komutanlar tarafından örgütlenmiş kuvvetlerle bu vilayetlerin, bu livaların yönetimini mütesellim olarak ele geçirenlerin kurduğu yeni bir düzen söz konusudur. Çoğu zaman tarihimizde bunu bir başıbozukluk dönemi diye okuruz. Halbuki doğru değildir.
3 Eylül 2017 Pazar
2 Eylül 2017 Cumartesi
18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu
18. yüzyıldaki Osmanlı İmparatorluğu için bir muammadır diyebiliriz. Muammadır, çünkü ne halkımızın tarihi okulda öğrenen geniş kesimi ne başka branşlarda çalışan aydınlarımızın hatta ne de meslekten tarihçilerin 18. yüzyılı anladıklarını söylemek mümkündür. Bu idraksizliğe ve problem karşısında çaresizliğe hepimiz dahiliz. 18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu tarihi değişen dünyayı anlamadan anlaşılacak gibi değildir. Zira 18. yüzyılda Fransız tarihçilerden Daniel Halevy’in tabiriyle, “tarih hızlanmıştır”. İnsanların yaklaşımındaki değişmeler, kitlelerin değişimi belki o kadar göze batmaz ama ilim akademilerinin, siyasetin, teknolojinin gelişmesi artık çok fazla dikkati çekmektedir. Hatta bu hıza baş döndürücü bile demek mümkündür.
18. yüzyıl ortalarında Paris ilimler akademisinden Emmanuel Mousnier’nin yaptığı meşhur açıklama hepimizin hafızasında olmalıdır. Mousnier, “Avrupa değişen bir dünyadır ve bu değişiklik bilgi ve bilincimizdeki ilerlemenin sonucudur, Akademi nazarında dünyanın bütün diğer bölümleri bir atalet bir hareketsizlik halindedir,” demektedir. Çok açıktır ki 18. yüzyıl Avrupası artık bir gurur, bir kendini beğenmişlik içindedir ve bu beğenmişlik ne efsaneye, ne dine, ne de bir menkıbeye dayanır. Bu kibir, sözde bile kalsa doğrudan doğruya bilimsel bir temele oturtulmaktadır.
“Avrupa’nın haricindeki yerler atıldır, o ataletin adına tembellik diyebilirsiniz. Cehalet diyebilirsiniz, hatta ahmaklık diyebilirsiniz.” Bunu yazmaktan ve düşünmekten çekinmiyorlar. Avrupa ise çalışan, zeki, harekete geçmiş, ilimleri ve sanatları en alâsıyla yapan bir kıtadır. Hatta 18. yüzyıl Avrupası’nda cemiyet düzenini, siyasi rejimi beğenmeyen, tenkit eden başta Voltaire olmak üzere aydınlanma filozofları bile kendi toplumlarını insanlığın ulaştığı en son aşama olarak görmektedirler.
Örneğin Voltaire tenkite başladığı, Fransız monarşisinin değişmesi gerektiğini söylediği, anayasal rejimini beğenmediği Fransa’yı aslında 18. yüzyılın, dahası medeniyetin ve sanatın ulaştığı en son safha olarak selamlamaktadır. XIV. Louis Asrı adlı kitabında bu çok açık bir şekilde ortaya konulmaktadır. Hatta bu eserde tarih felsefesi terimi icat edilmiş, toplumların gelişme kuralları ve eğilimleri ortaya konmuştur. Medeniyet Yunan, Roma, Rönesans safhalarından geçmiş, XIV. Louis Fransası’na ulaşmıştır. Artık bütün milletler ve dünya bundan etkilenecektir. Ne kadar Hıristiyan’ca bir görüş. Hıristiyanlık yorumunda nasıl en son din, bize gönderilen bir Mesih ve onun tebliğ ettiği son mesaj söz konusuysa, bu örnekte de laik düşünceli bir adam nezdinde laik pozitivist medeniyetin herkese örnek olacak en son safha olarak kabul edildiği görülmektedir.
Ama bir asır sonra her yönüyle gelişen Japonya, 19. yüzyılla İslâm dünyasının değişmesine kesin adını koyan Türkiye ve gene 18. yüzyılda gelişme trendlerinden pek haberdar olmadıkları Rusya’nın gelişimi, mesela Rus edebiyatının, Rus matematiğinin hatta müziğinin kesinlikle Avrupa’yı sollamaya başladığı bir dünya bu insanları şaşırtacaktır.
18. yüzyıl ortalarında Paris ilimler akademisinden Emmanuel Mousnier’nin yaptığı meşhur açıklama hepimizin hafızasında olmalıdır. Mousnier, “Avrupa değişen bir dünyadır ve bu değişiklik bilgi ve bilincimizdeki ilerlemenin sonucudur, Akademi nazarında dünyanın bütün diğer bölümleri bir atalet bir hareketsizlik halindedir,” demektedir. Çok açıktır ki 18. yüzyıl Avrupası artık bir gurur, bir kendini beğenmişlik içindedir ve bu beğenmişlik ne efsaneye, ne dine, ne de bir menkıbeye dayanır. Bu kibir, sözde bile kalsa doğrudan doğruya bilimsel bir temele oturtulmaktadır.
“Avrupa’nın haricindeki yerler atıldır, o ataletin adına tembellik diyebilirsiniz. Cehalet diyebilirsiniz, hatta ahmaklık diyebilirsiniz.” Bunu yazmaktan ve düşünmekten çekinmiyorlar. Avrupa ise çalışan, zeki, harekete geçmiş, ilimleri ve sanatları en alâsıyla yapan bir kıtadır. Hatta 18. yüzyıl Avrupası’nda cemiyet düzenini, siyasi rejimi beğenmeyen, tenkit eden başta Voltaire olmak üzere aydınlanma filozofları bile kendi toplumlarını insanlığın ulaştığı en son aşama olarak görmektedirler.
Örneğin Voltaire tenkite başladığı, Fransız monarşisinin değişmesi gerektiğini söylediği, anayasal rejimini beğenmediği Fransa’yı aslında 18. yüzyılın, dahası medeniyetin ve sanatın ulaştığı en son safha olarak selamlamaktadır. XIV. Louis Asrı adlı kitabında bu çok açık bir şekilde ortaya konulmaktadır. Hatta bu eserde tarih felsefesi terimi icat edilmiş, toplumların gelişme kuralları ve eğilimleri ortaya konmuştur. Medeniyet Yunan, Roma, Rönesans safhalarından geçmiş, XIV. Louis Fransası’na ulaşmıştır. Artık bütün milletler ve dünya bundan etkilenecektir. Ne kadar Hıristiyan’ca bir görüş. Hıristiyanlık yorumunda nasıl en son din, bize gönderilen bir Mesih ve onun tebliğ ettiği son mesaj söz konusuysa, bu örnekte de laik düşünceli bir adam nezdinde laik pozitivist medeniyetin herkese örnek olacak en son safha olarak kabul edildiği görülmektedir.
Ama bir asır sonra her yönüyle gelişen Japonya, 19. yüzyılla İslâm dünyasının değişmesine kesin adını koyan Türkiye ve gene 18. yüzyılda gelişme trendlerinden pek haberdar olmadıkları Rusya’nın gelişimi, mesela Rus edebiyatının, Rus matematiğinin hatta müziğinin kesinlikle Avrupa’yı sollamaya başladığı bir dünya bu insanları şaşırtacaktır.
1 Eylül 2017 Cuma
Midhat Paşa ve Yönetimi
Hiç şüphesiz ki Osmanlı Tanzimat asrının en önemli simalarından biri Midhat Paşa’dır. Aslında Midhat Paşa’yı Tanzimat Dönemi’nin ikinci kuşağına dahil etmek gerekir. Yaşı itibariyle ve mevkii itibariyle birinci grubun önderleri, hepimizin bildiği gibi, Mustafa Reşid Paşa, Ali ve Fuad Paşa’dır. Cevdet Paşa ile Midhat Paşa daha genç kuşağı teşkil ederler.
Bizim tarihimizde Tanzimat Dönemi’nin en önemli vasfı, kendisinden evvelki ve sonraki dönemlere göre üstün tarafı, ne selefi ne halefi olan grup dediğimiz Tanzimat grubunun en büyük özelliği, fikir ayrılıklarını, tavır ayrılıklarını, sosyal köken ayrılıklarını bir kenara koyup bir arada iş çıkarabilen bir grup olmasıdır. Bunlar çok önemli devlet adamlarıdır.
Ve itiraf etmek gerekir ki bu tip seçkin, birbiriyle geçinebilen ve iş çıkarabilen kadro ondan sonra da bir daha gelmemiştir. İttihat ve Terakki’de de olmamıştır. Cumhuriyet Dönemi’nin en büyük problemlerinden biri ise, geçirdiğimiz uzun harpler dolayısıyla maalesef insan noksanlığıdır. Dâhi bir önder çoğu zaman projelerini gerçekleştirecek kadrolardan yoksun kalmıştır. Tanzimat asrının bu insanları hiç şüphesiz ki Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyılında başlayan 19. yüzyılda devam eden eğitim reformlarının geliştirdiği, ortaya koyduğu insanlardır. İçlerinde okumuş yazmış ailelerden gelenler olduğu gibi, fakir bir çarşı esnafından, kapıcıdan gelen Mehmed Emin Âli Paşa gibi büyük bir sadrazam, orta sınıf bir İstanbul ailesinden gelen Midhat Paşa ya da bugünkü Bulgaristan’ın Tuna boyunda, seçkin çiftlik sahibi bir aileden gelen Cevdet Paşa gibi isimler de vardır.
Midhat Paşa [Ahmed Şefik] 1822 yılında İstanbul’da doğdu. Tuna boyuna göç eden bir ulema ailesinden olduğu bilinmektedir. Genç yaşta kaleme intisap etti. Tanzimatçıların bir grubunun özelliği regular mektep tipli olması, mektep eğitimi görmekten çok Bâbıâli kaleminde yetişmeleridir. Kalemde çırak olduğu zaman Ahmed’i diğer Ahmedler’den ayırmak için kendisine Midhat dendi. Benzer bir şekilde, Ahmed Cevdet Paşa’ya da medreseye girdiği zaman diğer Ahmedler’den ayırmak için Cevdet adı ilave edilmişti. Genç Midhat Bâbıâli’de kendi kendisini yetiştirmiştir. Hiç şüphesiz ki Mehmed Emin Ali Paşa, Reşid Paşa gibi büyük ekolün yanında onlar daha ikinci sırada gelirler.
Bizim tarihimizde Tanzimat Dönemi’nin en önemli vasfı, kendisinden evvelki ve sonraki dönemlere göre üstün tarafı, ne selefi ne halefi olan grup dediğimiz Tanzimat grubunun en büyük özelliği, fikir ayrılıklarını, tavır ayrılıklarını, sosyal köken ayrılıklarını bir kenara koyup bir arada iş çıkarabilen bir grup olmasıdır. Bunlar çok önemli devlet adamlarıdır.
Ve itiraf etmek gerekir ki bu tip seçkin, birbiriyle geçinebilen ve iş çıkarabilen kadro ondan sonra da bir daha gelmemiştir. İttihat ve Terakki’de de olmamıştır. Cumhuriyet Dönemi’nin en büyük problemlerinden biri ise, geçirdiğimiz uzun harpler dolayısıyla maalesef insan noksanlığıdır. Dâhi bir önder çoğu zaman projelerini gerçekleştirecek kadrolardan yoksun kalmıştır. Tanzimat asrının bu insanları hiç şüphesiz ki Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyılında başlayan 19. yüzyılda devam eden eğitim reformlarının geliştirdiği, ortaya koyduğu insanlardır. İçlerinde okumuş yazmış ailelerden gelenler olduğu gibi, fakir bir çarşı esnafından, kapıcıdan gelen Mehmed Emin Âli Paşa gibi büyük bir sadrazam, orta sınıf bir İstanbul ailesinden gelen Midhat Paşa ya da bugünkü Bulgaristan’ın Tuna boyunda, seçkin çiftlik sahibi bir aileden gelen Cevdet Paşa gibi isimler de vardır.
Midhat Paşa [Ahmed Şefik] 1822 yılında İstanbul’da doğdu. Tuna boyuna göç eden bir ulema ailesinden olduğu bilinmektedir. Genç yaşta kaleme intisap etti. Tanzimatçıların bir grubunun özelliği regular mektep tipli olması, mektep eğitimi görmekten çok Bâbıâli kaleminde yetişmeleridir. Kalemde çırak olduğu zaman Ahmed’i diğer Ahmedler’den ayırmak için kendisine Midhat dendi. Benzer bir şekilde, Ahmed Cevdet Paşa’ya da medreseye girdiği zaman diğer Ahmedler’den ayırmak için Cevdet adı ilave edilmişti. Genç Midhat Bâbıâli’de kendi kendisini yetiştirmiştir. Hiç şüphesiz ki Mehmed Emin Ali Paşa, Reşid Paşa gibi büyük ekolün yanında onlar daha ikinci sırada gelirler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Fatih Sultan Mehmed devrindeki fetihler içinde Osmanlı’nın elinde en kısa süreli kalan yer Otranto’dur. Fethedilen diğer ülkelerin hepsi 19....
-
Üsküdar’a, eskiden Yunan, Hellen, Roma zamanlarında Hrisopolis (altın şehir) denirdi. Herhalde yanıbaşındaki Halkedon (Kadıköy) kadar kalaba...
-
Gazi Osman Paşa Plevne’deki muhteşem savunmasıyla dünya askerî tarihinde yerini almıştır. Uzun yıllar seraskerlik (genelkurmay başkanlığı) v...